YÖNETMEN TUFAN ŞİMŞEKCAN İLE SİNEMA ÜZERİNE


TUFAN ŞİMŞEKCAN HAKKINDA :


Üniversitede maden mühendisliği okuduğu yıllarda tiyatroyla tanışarak uzun yıllar eğitim alan Tufan Şimşekcan, birçok tiyatro oyununda rol almış ve ona yakın oyun yönetmiştir. Grafik tasarım ve karikatür çalışmaları yapmıştır.

2006 yılında TRT Genç Sinemacılar Projesi tarafından desteklenen filmi “Ben” ile sinema yolculuğuna başlayan Şimşekcan, 2010 yılında Şevval Sam ve Ruhi Sarı’nın başrollerinde olduğu “Kafe” adlı kısa filmle büyük başarılara imza atmıştır. Kafe, Cannes Film Festivali başta olmak üzere birçok festivalde gösterilmiş ve birçok ödül kazanmıştır.

2011 yılında Ozan Sihay, Mehmet Sarıca ve Nurcihan Temur ekibiyle kurulan Atom Film, ulusal ve uluslararası alanda birçok ödüle layık görülmüş; Charlie’nin Melekleri, Son Umut ve Schwimmen gibi yerli-yabancı birçok filmde prodüksiyon ve reji olarak çalışmıştır. Çektikleri kısa filmler uluslararası arenada boy göstermiştir.

2018 yılında Youtube’a katılan Şimşekcan, bir filmi “okumak” sanatının ufuk açan etkisini bizlerle paylaşarak, farklı disiplinlerle kurduğu bağlar sayesinde izlediğimiz filmlere aydınlık bir perspektiften bakmamızı sağlıyor.




İzlediğiniz ilk filmi, “Sinema yapmalıyım!” dediğiniz ilk anı hatırlıyor musunuz?


Çocukluğumdan bu yana filmlerle ve oyunlarla büyüdüm. İlk video kasetli döneme dahi tanık oldum. Her hafta video kaset satan dükkana gidip heyecanla film kiralardık. Stanley Kubrick’in ‘The Shining’ filmini hatırlıyorum. Odadan kanların üzerimize geldiği sahneye çok şaşırmıştım. Bunu nasıl çekmişler diye düşünmüştüm. Enfes bir filmdi. Ve hayranlıkla izlemiştim. Sinemada izlediğim ilk film ise ‘Superman’di. Uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Sırtıma sofra örtüsünü pelerin olarak bağlar, evde, sokakta dolaşırdım. Özellikle karikatür çizebildiğimi keşfettikten sonra gördüğüm her şeyi kağıda aktarmaya başladım. Belki de bu süreç benim sinemayla bağımı oluşturmaya başladı.




Bir fikrin bir filme dönüşme sürecindeki en sancılı bölüm hangisidir? Bu fikre inanmak ve kendinizi üretmeye ikna etmek için en güçlü motivasyonunuz nedir?


Bence en sancılı süreç senaryo kısmı. Çünkü bir film aslında senaryo aşamasında bitmiştir. Çekim sırasında ek sahneler çekilme ihtimali olsa da masa başındaki pro-prodüksiyon (ön hazırlık) aşamasında ortaya çıkar. Fikirleri kendi izlenimlerimden ve yaşamımdan alıyorum. Bir hikayeyi yazarken kendi bakış açıma göre ilerliyorum. Aksi halde gerçeği yansıtmak oldukça güç. Özellikle edebi eserlerden ve tarihsel olaylardan etkileniyorum. Ve bence en önemlisi yazım aşamasında çağı yakalamak. Yani hedef kitleyi iyi belirlemek. Bu reklam filmi olabilir, kısa ya da uzun metraj bir film olabilir. Fark etmez. Önemli olan bu üretimin kime hitap edeceği. Hangi kitleyle buluşmasını arzu ediyoruz. O yüzden senaryo tekniği her koşulda aynı da olsa anlatım biçimini ona göre değiştirebiliyor yahut derinleştirebiliyorum.




Sinemanın pandemi sonrası dönüşeceğini düşünüyor musunuz? Sinemaya ulaşımın kolaylaşması, üretimin artık telefonlarla bile gerçekleşebilmesi sizi kaygılandırıyor mu, sinema popüler kültürün esiri mi olacak?


Ben çok kaygılıyım bu konuda. Filmleri sinema salonlarında izlemeyi seven birisiyim. Ev sinema sistemimiz olmasına rağmen dev perdede, başka insanlarla iç içe, aynı tepkiyi verme hissiyatı müthiş bir duygu benim için. Sinema aslında popüler bir sanat dalı olarak hayatımıza girdi. İlk oluşumunda da sihirbazlık gösterisi şeklinde kitlelere ulaşmıştı sinema. Şimdi bile şaşırtıcı geliyor bizlere. Hatta henüz 110 yıllık bir tarihe sahip olduğu için oldukça ilkel durumdayız bence. Uzun yıllar sonra özellikle teknolojik gelişimlerle sinema bambaşka bir yere taşınacak. Şu an ev sineması olarak nitelendirdiğimiz olay oda sinemalarına dönecek. Amerika’da Universal Studyolarına gitmiştim. Orada sinemanın geleceğini gördüm. Devasa stüdyolar bir yana çok eğlenceli odalar vardı. Bir odaya giriyorsunuz ve oturduğunuz yerde herhangi bir VR gözlük takmadan tüm oda Jurassic Park’a dönüşüyor. Her şeyi hissediyorsunuz. İşte bu ev sinemamızın geleceği. Ancak ben biraz romantik birisiyim. O yüzden teknolojinin bu gidişatı duyguların yiteceği endişesini oluşturuyor içimde.




Sam Mendes’in yönetmen koltuğunda oturduğu Skyfall ve Charlie’nin Melekleri gibi yurtdışında birçok yapım sürecine dahil oldunuz. Türkiye’deki yapım süreçleriyle karşılaştırdığınızda, en büyük farklılık nedir sizce?


Öncelikle bütçe farkları mevcut. Dünya çapında projelerden bahsediyoruz. Talep edilen her şey anında oluyor. Sinema öncelikle bir organizasyondur. Bu organizasyonun içerisine yerleştirmek istedikleriniz sizin elinizdeki bütçeyle doğru orantılı ilerler. Öğrencilerime sürekli yaptığım bir tavsiyem var. Çekebileceğiniz filmleri yazın. Hayal gücü sınırsızdır çünkü. Bir dram ya da komedi hikayesi yazabileceğiniz gibi korku, aksiyon, bilimkurgu senaryolar da yazabilirsiniz. Ancak yapılabilirliği mümkün değilse boşa kürek çekmektir. Bu elbette birçok koşulla doğru orantılı ilerliyor. Bütçe bulmak için birçok platform var. Bu platformlar bir nebze filminizi çekmenize destek oluyor. Türkiye’de de yüksek bütçe gerektiren harika senaryolar yazılıyor. Ve bunların birkaçını gişede görebiliyoruz. Birçoğu ise yapılamadan tarihin tozlu sayfalarında yok oluyor. Bahsettiğimiz yabancı yapımların en önemli diğer bir özelliği ise titizlikle organizasyon yapmaları. Mesela Türkiye’deki setlerde şöyle bir ifade vardır: “Hallederiz” Evet bir şekilde hallolabiliyor. Ancak yabancı yapımlarda böyle bir durum söz konusu değil. Masa başında her şey tamamlanmış oluyor. Ve masa başında ne planlandıysa o yapılıyor. Ayrıca sette kimse diğerinin işine karışmıyor. Sanat ekibinde yer alan biri ışık ekibindeki birinin işine karışmıyor. Bizde pek öyle değil. Sette herkes adeta yönetmen oluveriyor. İşleri birbirine karıştırmadan, çekim aşamasına geçmeden plan yaparak ve oluşabilecek bütçeler doğrultusunda çalışmayı yürütebilirsek başarılı sonuçlar elde edebiliriz diye düşünüyorum.




“Reklam sektöründe olmak sanatlı üretimi kısıtlıyor.” Algısını yıkan eserler yaratıyorsunuz. Ozan Sihay’la birlikte çektiğiniz diyalogsuz kısa film “Leke”de göç sorununa dokunaklı bir çerçeve açıyorsunuz. Film bağlamında, birbirinden habersiz ama iç içe olan bu hayatların kesişmesi meselesi üzerine konuşmak isterim.


Mülteci sorunu uzun yıllardır bizim sınırlarımızda da mevcut bir durum. Burada sorun mülteciler değil. Bu sürecin uygulama biçimi. Bunu iyi görmek lazım. Yaşam alanları yok olan insanlardan bahsediyoruz. Kendilerine yeni yaşam alanları arayışına geçen insanlar. Biz bu durumu kendi bakış açımızla irdelemek istedik. Sınır istasyonunda bir trenin içerisinde buluşan savaş fotoğrafçısı ve mülteci bir çocuğun buluşması. Bu çatışmanın içerisinde karşılıklı anlama süreci de söz konusu. Zor şartlar altında evini, yurdunu yitirmiş insanlara hoşgörülü davranmayı görev biliyoruz. Ancak ortada böyle bir talep yok. Birlikte yaşayabilme bilinci daha doğru sanki. Filmde de kendisine hoşgörüyle yaklaşan fotoğrafçıya karşı tepkisini trenden inerek gösteriyor çocuk. Ve çocuğun izi bir leke olarak fotoğrafçıda kalıyor. Hepimizin lekesi.




Klişe bir soru belki ama, birkaç yönetmen ve film önerisi alabilir miyiz sizden?


Öncelikle şunu söylemek isterim. Sinemanın her türüne hayranım. O yüzden tek bir türe ait yönetmen ve filmler önermek doğru gelmiyor. Tarkovsky, Antonioni, Varda, Bergman, Bresson, Rohmer, Labaki, Kiarostami, Ozu, Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenler önereceğim gibi Wachowski, Spielberg, Nolan, Tarantino, Scott gibi yönetmenleri de önermek isterim. Ayrıca Tati, Mekas, Andersoni, Jarmush, Akerman, Martel’i de araya sıkıştırmamda fayda var. Film olarak ise bu yönetmenlerin her filmi.




Sinema dışında bir soru sormak istiyorum. Bir sanatçı olarak, Dünya’nın daha yaşanabilir olması için gerekli/ama eksik olan nedir sizce?


Birçok eksik var aslında. Kültürel olarak kendimizi geliştirmiyoruz, hayatın akışında önemsizmişiz gibi hissediyoruz, yapabileceğimiz halde uğraşmıyoruz, sosyal ağın hızı içerisinde kendimizi kaybediyoruz, sürekli beğenilmek istiyoruz, beğeniler aldıkça kibirli bireylere dönüşüyoruz ve tüm bunlar kendimizi kültürel anlamda geliştirmemize engel oluyor. Ayrıca iyi insan olmayı seçmemiz gerekiyor. Bu çok basit olduğu halde sürekli kendimizi düşündüğümüz için empati yeteneğimizi kaybediyoruz. Ve karşımızdakine iyilik yaptığımızı düşündüğümüz her şeyi aslında kendi egomuzu tatmin etmek için yapıyoruz. İyi bir insan olmanın yolu buradan geçmiyor. Nereden geçiyor diye sorarsanız. Henüz ben de bilmiyorum. İyi olmaya çalışıyorum.




Sinema okuyan ya da bu işi meslek edinmek isteyen okurlarımıza neler söylemek istersiniz?


Okusunlar. Sadece sinema üzerine değil, edebiyat, teoloji, felsefe, sanat, mimarlık, teknik, sosyoloji, psikoloji, bilim. Kendilerini derinleştirecek arzu ettikleri ne varsa okusunlar. Başka çare yok. Çünkü en iyi kamerayı alsanız dahi sinematografik görsel çıkaramayabilirsiniz. Bunun için en basiti teknik bilgiye, ışık bilgisine, atmosfer yaratımına sahip olmanız gerekiyor. Bunları edinmiş olsanız dahi iyi görsel çıkartmak dışında bir işe yaramaz. Sosyal medyada paylaşırsınız. Beğeniler alırsınız. Fenomen olursunuz. Fenomen olmak amacınızsa siz bilirsiniz. Ancak iyi filmler fenomen olarak çekilmiyor. İyi bir film çekmenin başlıca yolu hikayenizin olması. Hiçbir kamera tek başına film çekemez. Kamera sadece bir araçtır. Hikayeleri sizler oluşturacaksınız. Senaryolara dönüştüreceksiniz. Ve derinleştikçe belki de kendinize has bir anlatım biçimi oluşturacaksınız. Teşekkürler!



  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember