Yaratıcı Yapımcı Yiğit Güralp ile Sinemaya Dair

Ayla, Uzun Hikaye ve Sınav filmleriyle sinema dünyasında iz bırakan Yaratıcı Yapımcı Yiğit Güralp ile Hınç Dergi olarak yaratım süreci ve sinemaya dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.


  • Genelde Senarist olarak bilinmektesiniz fakat işin özünde Yaratıcı Yapımcısınız. Peki “Yaratıcı Yapımcı” olmak tam olarak nedir?

Yaratıcılık problem çözebilme yetisidir. Önce bir probleminiz olur. Mesela “Neden hep Güney Kore uyarlaması yapıyoruz, ülkemizde hikaye mi bitti?” sorusu benim için bir dert, bir problemdi. Her filmimde böyle yirmiye yakın problemi esas alırım. Sonra bu problemleri çözmek üzere bir tasarım geliştiririm. Bu tasarım bazen “Ayla”, bazen “Sınav” olur. Özetle sıfır noktasında Yaratıcı Yapımcı bu tür bir felsefe edinerek fikrin ana rahmine düştüğü kişidir. Devamında bu tasarımın tüm elementlerini belirler. Senaryo biçimi, reji dili, yönetmeni, yazarı, oyuncusu, vizyon tarihi, ambalajı, soundtracki ve sermayesi. Sermayenin ve tüm ekibin tasarıma sadık kalabilmesi için de film seyirciyle buluşana kadar sürecin tümünde aktif rol oynar. Bu anlamda bir mücadele verir. Elbette demokratik biçimde. Film yapım ve izleme süreçleri demokratik süreçlerdir.

  • Zihninizde bir film fikrinin oluştuğu o ilk aşamada size “ben bu filmi çekerim” dedirten etken ya da tetikleyici tam olarak nedir?

Hikayenin daha önce anlatılmamış olması. Sinemamızda bu türde bir film olmaması. Zamanın ruhunun da bu anlatıya elverişli olması. Kendi dünya görüşümdeki etik değerleri dillendirmeye elverişli olması. Böylece hayal ettiğim ama gerçek hayatta yaşayamadığım bir dünyayı hikayelerimde kurabilme imkanı bulurum. Böyle pek çok tetikleyici unsur var. Filmlerimin zamansız olduğunu da hissetmem gerek o ilk karar aşamasında. Ama bunu filmi yaparken pek az kişiye söyleyebilirsiniz. Kibir olarak algılanır. Zaman tek otoritedir. Zaman karar veriyor buna. Örneğin nasıl her Ramazan ayında “Çağrı” filmi gösterime girer, “Sınav” filminin de her sınav dönemi izlenip akıllara geleceğini öngörebiliyordum. On beş yıldır böyle de oldu. Film şimdi çeyrek asra yürüyor. Biz öleceğiz, onlar kalacak. “Uzun Hikaye’’ filminin adalet ve aile kavramları ile ilgili ölümsüz bir yer edineceğini öngörebiliyordum. Adaletli bir dünyada “Uzun Hikaye” filmine, öğrenim sisteminin daha iyi işlediği bir ülkede ‘’Sınav’’ filmine, savaşın kutsanmadığı, kız çocuklarına değer verildiği bir dünyada “Ayla” filmine bu derece bir ilgi gösterilmeyebilir. Ancak o zaman da bu filmler, birer vesika niteliği taşıyacak. O dönemin dünyasında, “Türkiye’de o zamanlar bunlar yaşanmış, insanlar haksızlığa uğramış, 8.000 kilometre ötede alakasız bir savaşa yollanmış, aptal bir sınav sisteminde çocuklar ziyan olmuş.” şeklinde, birer belge gibi başka bir gözle de izleneceklerdir.

  • Sinemada temel edindiğiniz bir felsefi unsur veya imge var mı?

Ana Akım ya da Gişe Filmi denilen sinemayı avam bulan, Bağımsız Sinema ya da Sanat Sineması denilen sinemayı da sıkıcı bulan yaygın görüşler ve bunların hayli yakası ilikli lobileri var. Bu lobilerin taraftarları var. Benim bu ifadelerin hepsiyle ilgili sıkıntım var. Her birinin tanımını çelişkili buluyorum. Kendi sinemamda bu ayrışan kavramlara bir orta yol çiziyorum. Becerebildiğim ölçüde. Yani hem saygı duyulan hem de çok sayıda seyirci ile buluşan, bir anlamda sayılıp sevilen filmler ortaya koymaya çalıştım. Sevilen sayılan diyorum ama elbette benim filmlerimi de beğenmeyenler var ve bunu da çok sağlıklı buluyorum. Filmlerim biçim olarak büyük filmlerdir. Geniş bir oyuncu kadroları vardır. Sahne, sekans, mekan, zaman kullanımı ile geniştir, büyüktür. Ekibi oluşturacak insanları bu ruha uygun ve ehli isimlerden seçmek için çok titizlenirim. Ekipte istediğiniz isimlerin olması için bazen uzun zaman beklemeniz, yani sürekli altı altı atmanız gerekir. Daha küçük zar attığımda yapımı durdururum. Sonuç olarak hayatın içindeki küçük gibi görünen olayları, büyük bir anlatımla ele alırım. Çünkü o küçük zannedilen olayların küçük şeyler olmadığını düşünürüm. Onlara gerçek hayatta verilmemiş değerin kendi sinema evrenimde verilmesini sağlarım. Büyünün, hayranlığın, taktirin ya da şaşkınlığın da burada oluşacağına inanırım.

  • Bu filmin senaryosunu ben yazmalıydım dedirten bir film var mı?

Ben daha çok güzel şarkıları kıskanırım. Keşke ben de böyle bir şarkı yazabilseydim dediğim şarkılar olur. Ya da bir çizgi romanın, karikatürün çizerini kıskanırım. Çünkü bu bende olan bir yetenek değil. Bu yetiye sahip olanlara imreniyorum. Beğendiğim filmlerle ilgili ise bir keşke ya da kıskançlık yaşamıyorum. “Ne kadar güzel, aklı başında yetenekli insanlar var, ne kadar güzel bir fikri tasarlayıp, hakkıyla hayata geçirmişler.” diyorum. Yetenek dediğimiz yeterlilik, tarihte hayatın hiçbir kulvarında hiçbir meslekte, her zaman çok sayıda rastladığımız bir olgu değil. Bunun izine rastladığımda “keşke” demek yerine mutluluk duyuyorum. ‘’Ne kadar güzel bir dünyada yaşıyoruz, yetenekli insanlar aslında ne kadar da çoklar, enseyi karartma Yiğit, yalnız değiliz.’’ diyebiliyorum. Bu beni mutlu ediyor.

  • Son olarak gündemi baz alırsak yaşadığımız salgın süreci sinema sektörünün gidişatında nasıl bir etki bırakır ilerleyen zamanlarda?

Sosyal medya hesaplarımda bir anket yaptım. %83 oranında, insanlar 2020 yılı içinde sinema salonlarında film izlemeyi erken ve sağlıksız buluyor. Tüm tedbirlere rağmen kimse müşterek klima sistemine güvenmiyor. Kurumsallığın bir yalan söyleme biçimine dönüşmesinde de bunun etkisi var. Kimse sizi düne kadar biletli gösteride otuz dakika reklama maruz bırakan yapıların bugün aniden sizi çok sevip sağlığınızı düşündüğüne ikna olamıyor. Bu toplam bir algıdır. Rüzgar eken fırtına biçer. Bu kısmını kimse konuşmuyor, bunu da ben söylemiş olayım. Ülkemizde son derece vasıfsız bir yönetici kadro ve sermaye var. Hepsi bu süreçte pek çok acı deneyimi tecrübe edecekler. Eğer pandemi öncesinde sinema salon işletmeciliği daha sevimli, filmler daha nitelikli olsaydı bu süreç bu denli sert yaşanmazdı.

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember