YENİK ANLAR KUYUSU

Yürüyordum. Sağ sola, yol eve, ev belaya, bela kanıma karışıyordu. Yürüyordum. Zaman Meyhanesinden çıkıp sahile inerken kaç dakikam kaldığını düşündüm. Pek çok şeyin önemi yok bu akşam çünkü dakika başladı. Meyhaneden çıkıp işte o yolda yürürken anladım bunu. Çıkar çıkmaz sahilin kıyısında, tahta bir iskemleye kuruldum. Saat neredeyse gecenin üçü. Sabaha karşı beni öldürmeye geleceksin, biliyorum. Bunu bile bile izliyorum denizi. Zaten hep böyle yaptım. Ne zaman ölümle bol nabız'lı bir dansa kalksam çok dikkatli baktım dünyaya. Annem geçmişini etine dokurken ellerine çok dikkatli baktım mesela. Ya da anneannem aynada kırmızı bir yıldız olurken ve kardeşim intihar ederken, sevgilim masalsız , yurtsuz kalırken ve ben sürgün edilirken onların ellerine çok dikkatli baktım. Şimdi de burada, ölümü bile bile dünyanın gözlerine dikkatlice bakıyorum. Molozlar altına birikmiş kaç sır varsa, kaç efsane ve kaç yalan varsa işte onlar için geleceksin beni öldürmeye. Çünkü bende vurulmuş o çocuğu gördün. O çocukta kendini gördün. Yıllardır benimlesin ama belki bilmezsin. Sana sonsuz perdelik bir oyunmuşçasına anlatayım ilk ölüşümü. Henüz vaktim varken en eskiye gidelim. Dinle ama unutma çünkü ben hiç unutmuyorum.

Avcıydı benim babam. Öyle şehir şehir gezip hayvanları avlar sonra ölülerini o zamanlar bana dev gelen kamyona yüklerdi.  Aslında babam dünyanın en vahşi işini yapıyordu. Can alıyordu ve bundan zerre acı duymuyordu. Belki de bu yüzden çocukluğum boyunca hep babamı kesip biçmeyi düşündüm. Sanki onun bir tarafından kesiversem içindeki tüm korkunç yanlar akıp gidecek gibi gelirdi. Yapmadım. Sessizleşen her an ve boyun eğmiş oğul olmuşluğum kadar içimde bir kuş vurdum ben de. Her sabah saçlarımdan ölgün dillerle birlikte dökülürdü bu kuşlar. Tutmadım. İnanmazsın, öyle kahramandım öyle kahramandım ki kendim dışında herkesi kurtardım ve belki sırf bu yüzden kendime altında yaşayacağım bir dil, bir yurt bile bulamadım. Her zaman olduğu gibi o  sabah da erkenden uyandırmıştı babam beni. Nefret ederdim o sabahlardan. Saçlarımdaki ölü kuşlardan ve av sabahlarından nefret ederdim. Babam yanımdaydı ama ben hep yalnız giderdim onca yolu. Gün hızla bitsin diye yol çizgilerini sayardım. Bitmezdi. Bitmedi. Vardığımızda huzursuz hissettiğim her an için hayatımın ortasına bir rakamı yazardım. Bir gün öyle çok yazdım öyle çok yazdım ki hayatımdan koca bir şampiyonlar ligi çıkması olasıydı. Babam her hayvan vurduğunda benim de içimde sevgisiz ve ezilmiş yanlarım uyanıyordu. Her ateş sesinde ben de oluyordum kendim için olmaktan korktuğum yerde, namlunun ucunda.  Durmadı. Aklım da durmadı. O ateş etmeye ben de aynada her kendime baktığımda içimi deşen bir gerçek buluşumu hatırlamaya devam ettim.  Alnımda uçan kuşları da böyle yitirmiştim ben. Ne tuhaf çünkü hep bir gurur yarasının ta kendisi oldum.  Ateş ederken bir anda durdu. Bir anda. Sonra elime silahını verir vermez ‘’Vur!’’ diye haykırdı. Bu emrin içindeki telaş hayvanın kaçmasından kaynaklıydı ve adım gibi biliyordum ki hayvanın bedenine tam isabet yapamazsam babam beni vuracaktı. Zamanın dışında, geleneğin uzağında sancıyan bir oğuldum ben de ondan. Ben de kendimi vurdum. Önce tiz bir ses sonra babamın şaşkın ve coşkulu, iğrenç haykırışı eşliğinde tabii. Kendime tam isabet ettiğimi sanmıştım. Hayatımda ilk defa, allah kahretsin ki ilk kez bir şeyi tam ortasından tutturabildim sanmıştım. Tutturamamışım ki ölmedim. Evrende ölememekten daha acı bir şey varsa o da kendi açtığın delikte ölememektir. Aklımın yüzlerce bacası vardı ve hepsinden küller fışkırıyordu . Ölmedim ama çok öptüm ölümün ağzından. Bu yüzden gecenin bir yarısı böylesine derin bir hazla bekliyorum gelip beni öldürmeni. Beni öldürdükten sonra kendine de bir tane sıkacağından ama başarılı olamayacağından çok eminim. Çünkü eprimiş de olsa yılların hatırı var aramızda gözüm. Göğsüne sıkı sıkı bastırdığın benliğinin birazı benden kalma. Tıklım tıkış bir rüyanın içinde tanıdım seni. Birbirine karışan, yosun kokularından hallice, muhataralı bir rüya. Boynumu kıra kıra deldin dünyayı.

Şimdi Spinoza’nın kanının aktığı yerden işliyor zaman. Varlığımı sindire sindire iniyor suratıma. Siyah bir başucu saati getirmişti anneannem bana. Kaburgamda o ürkünç ses şimdi; tik tak, tik tak, tik tak… Zamanın kendini yeniden doğurmasından daha korkunç hiçbir şey yok. Ağzımda eriyen bir efsane yutuyorum. Salkım saçak bir yenilgiye açıyorum kapılarımı. Saat dörde geliyor. İskemleden kalkıp evime yürüyorum. Celladıma yürüyorum. Yani kendime, yani sana yürüyorum. Evimde, o yirmi üç yıllık evimde beni neyin beklediğini çok iyi bilerek yürüyorum eve.  Sana sorular soracak kadar soru işareti yok elimde. Bana bunu neden, nasıl yaparsın sorularını da mahalle aralarında eskittim. Gözüm, yaşadığım her günü dünyaya dev bir küfür sayarım ben.  Omuzundaki sana ağır gelen vişne çürüğünü oraya ben dikmedim, bil isterim. Yine de bir hesaplaşma varsa içinde atını masallara düğümle. Geliyorum.

Binanın demir kapısından içeriye girerken bunları düşünüyordum. Ölümleri ve şansa kurtul

da düşündüm. Mesela sen beni çok sevdiğin için, hayır kendinden ikrah olduğun için öldürecektin. Benim yüzümde sana tecavüz edenleri gördüğün için öldürecektin beni. Darılmadım. Kapıyı açtım onun yerine. Tam tahmin ettiğim gibi, turuncu ışığın altında oturmuş buz gibi bir matematikle adımlarımı hesaplıyorsun. Hadi namlunun metal ucunu tam alnıma yaslarken bana tiradlar diz ki ölüşümün bir anlamı olsun. Nefes alacak mısın? Ayağa kalktın.  İnananı olmasa da dimdik duran peygamber gibisin. Ne mucize, zaten hep çok güzel bir kadındın.Silahını görüyorum. Sıkı sıkıya kavradığın silahını masaya bırakıp köşede duran radyoya gidiyor elin. Dünyanın ağzını yokladığın o anlarda aklımdan hiçbir şey geçmiyor. Bir şarkı açtın, rastgele olmadığı çok belli. Bütün mahalle sanki benim ölümüme hazırlanıyor. Öyle iğrenç bir sessizlik… 

‘’Durmadan koşan atlar, kırık bahçeler, acıyla hazzın arasına kurulu bir melodram, hep çatışan rus ruleti, her yerinden çekiştirilip eprimiş kelimelerden ve son bir danstan fazlasını veremem sana.’’

Sesin aynen bunları söyledi. Muharebeyi andıran bir dansa giriştik böylece. Mesela ben bazı şarkıların sonsuza dek sürmesini isterdim. Yani bir dilek hakkım olsaydı kesin bunu dilerdim. Bazı şarkılar annemi kurtarmaya yetseydi sözgelimi. Ya da sevgilime bir lisan, bir hane verebilseydi. Savaşları ve rezaletleri durdurabilseydi bazı şarkılar, o zaman inanabilirdim dünyadaki güzel şeylere. Olmadı. Şarkı bitti. Geri çekildin. Kesin şimdi beni vuracaktın. Sabahın beşi. Son duamı etmek yerine belki içimden bir şiir okuyabilirdim. Ölmek için çok genç de sayılmam hem. Silahını eline alırken yüzümdeki tepkisizliğe şaşırdığını anlıyorum. Gözüm, bitkin ve kimsesizim. Ondan bütün bu salıvermişliğim.

Bu durumda konuşan hep ben olurum diye düşünmüştüm ama ikimizin de arasında fena bir sessizlik var. Adımların bana büyüyor. Sen bana yaklaştıkça çapı küçülüyor evin. Ürküyorum. Ne mucize, seni hâlâ çok seviyorum. Bu buz gibi bir romantizm değil. Silahı sıkıca tutup gözlerime baktın. Baktın. Baktın. Baktın. Bakmak, hep cehennem.

" Fotoğraf vizöründen ya da bir kapının deliğinden kime baksam masum bir ürküntüyü gördüm. Ne zaman şenlikli bir yere gitsem hep aynı kabusla uyanıyorum. Seni bırakıyorum. Seni ve kendimi bırakıyorum."

O birkaç saniyelik anda infilak olan sen miydin yoksa ben mi anlayamadım. İnfilak olan  masallar ve deniz kıyısı mıydı yoksa senin kafan mıydı. Anladım. Yapay uydulardan dalga dalga yayılan bir intihar haberiymiş bu. Bir anda kendini vurunca geçen sabah pazardan çaldığım portakallar da anlamını yitirdi. Bir anda, perdeyi çeker gibi. Hayatın en büyük ters köşesini yaptın bana. Ağlamak, çıldırmak, bayılmak istiyorum ama yalnızca şu cümle geliyor içimden:

"Ben sana yeni bir ülke yazacaktım."



Resim: Joao Paulo Alvares Ruas

  • Instagram - Siyah Çember
  • Heyecan - Siyah Çember
  • Spotify - Siyah Çember